Martin Eden ve Albert Amca
Evden çıkıp hayata karıştığım zamanlarda, hikaye/roman okumanın anlamsızlığını fark ettim bir anda. Roman evdeyken ya da yapayalnızken okunmalıydı, çünkü kalabalıklar içerisinde bin bir çeşit roman fark edilmek için beni bekliyordu…
Güneş ile bulutun KT2 semalarında hunharca seviştiği bir haziran günü…
Sırt çantamda romanım, odamın duvarlarına veda edip kendimi dışarı attığım ender günlerden biri…
Bir kahve içmek için Costa’ya giriyorum, aklımda öncelikle vereceğim siparişin konuşma provası var. (- Merhaba, nasılsınız? – Ben de iyiyim, teşekkürler. – Havalar da ısındı değil mi? – … – Flat white alabilir miyim acaba?…. //Çocukluktan gelen bir alışkanlık!// ) Bir yandan da en köşede ve mümkünse en sotede bir masa bulup, Martin Eden’i kaldığım yerden okumaya devam etmenin hayalini kuruyorum; arada şaş kaza birkaç satır da yazabilirsem diye defterim de yanımda – nöbette…
Keyifle içtiğim kahveme eşlik etsin diye romanımda kaldığım sayfayı açıyorum ve dalıyorum Martin’in çamaşırhane günlerinin yoğunluğuna…
// Ne kadar zaman geçti tam olarak bilmiyorum. Arada bir kez sigaraya, bir kez tuvalete, bir kez de yeni siparişe kalktım. //
Tam kaptırmış gidiyorken, yükselen sesler ve hareketlenmeler ile dikkatim tamamen kendini kitaptan soyutluyor ve karşı masamı izlemeye koyuluyorum…
Masanın köşesinde, 75 derece açı ile ayakta durmaya çalışan doksan yaşlarında bir amca, bastonunu yılmaz bir sabırla ve titrek hareketlerle yanındaki sandalyeye iliştirmeye çalışıyor… Benimse yüreğimde, “ha düştü ha düşecek” diye başlayan bir kaygı dalgası, hareketsiz ve nefesimi tutmuş bir şekilde aksiyon filmi izler gibi bakıyorum amcaya… Yardım etmek aklımdan geçse de bu ülkede yaşadığım deneyimler elbette bana bu hatayı tekrarlatmıyor.
Belki üç belki beş dakika ama bana saatler gibi gelen bir süredir amca uğraşıyor bastonu yan koltuğuna asmaya… Acelesi de yok dert ettiği de bu durumu. Sonunda başarıyor, iyice bakıp bastonun düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, bu sefer de kendisi düşmemeye çalışarak kendi sandalyesine oturmaya çalışıyor. O duvarı tutarken, ben de -farkında olmadan- elimle hızlı atan kalbimi tutmaya çalışıyorum karşısında.
Neyse, oturdu, şükür… Kafasını kaldırınca bir an göz göze geliyoruz, gülümseyip başıyla selam veriyor bana, bense hem şaşkın hem hala düşecek korkusunu üzerimden atamadığım için kaygılı bir ceylan bakışıyla hafifçe başımla selam verip gözlerimi kaçırıyorum. Bu yabani tavrım yerine neden içten şekilde gülümseyemediğim, neyden çekinip de kafamı çevirdiğim konuları üzerine zihnimde orkestra misali sesler elbette hiç vakit kaybetmeden yükselmeye başlıyor.
Amcanın adı Albert’mış, önünden geçmekte olan yine yaşlı ama hareketlerine bakarak Albert Amca’ya göre daha genç ve dinç bir yaşlı bir adamla sohbetinde öğreniyorum bu bilgiyi. Nasıl büyük bir neşeyle, geçen hafta kurulan açık pazardaki peynir reyonunu anlatıyor. Standlardan bir tanesi kızınınmış meğer, çiftlikte kendisi yapıyormuş tüm peynirleri, her bir çeşidi çok lezzetliymiş, muhakkak denemeliymiş herkes…
Anlatıyordu Albert Amca. Hipnotize olmuş bir şekilde onu dinlerken, kitabımı kapatıp kucağımda unuttuğumu da o anda fark ediyorum. Fark ediyorum ki, Martin Eden eve gidene kadar bekleyebilir. Çünkü hayat sahnesinde şu anda Albert Amca var…
Beni gülümseyişi ve hayat enerjisi ile kendisine hayran bırakan, diğer yandan da şu anda her şeyi zorlanmadan kendi başıma yapabilir halimi unutturup yaşlanmakla ilgili tüm kaygılarımı tetikleyen, ama eş zamanlı olarak da hayatın her şekilde devam ettiğinin canlı bir kanıtı olarak orada tatlı gülümsemesi ve konuşmasıyla Albert Amca, Martin Eden’den çok daha canlı, çok daha gerçek olarak karşımda duruyor o anda.
Bunları düşünürken ona baktığımı- ben fark etmesem de- o fark ediyor ve kahve fincanını bana doğru kaldırarak “Şerefe tatlım!” diyerek, vücudumdaki bütün kanın anarşist bir şekilde yüzüme doğru hücum etmesine sebep oluyor. Ben ise bu sefer utanıp bakışlarımı kaçırmak yerine, nereden geldiğini kestiremediğim bir özgüvenle kendi ‘Cortado()’mu ona doğru kaldırıp neşeyle gülümsemeyi becerebiliyorum nihayet! (Kafede tek içecek ile oturmayı ayıp saydığımdan, ikinci içecek olarak Cortado sipariş etmiştim!)
Martin Eden bana kızmazdı, biliyorum. Çünkü o yalnız zamanlarımdaki yoldaşımdı benim. Hayatı çözmeye çalışan dostum Martin de aynı durumda kalsa, benim yaptığımın aynını yapardı, eminim. “Şerefe, dostum Albert!” derdi o güçlü kolları ve naif ruhuyla kaldırdığı bardağı ile…
Peki ya Albert Amca, onu hiç tanımayan yabancı bir kadının kendisini uzaktan izlerken, zihninde onun gençliğinin tıpkı şu anda kafemizin önünden geçen liseli gençler gibi belirdiğini bilseydi, ne hissederdi acaba?
*
“Benim de söylemek istediklerim var” dersen…