Yazma Ortamım
Dertleşen, gülüşen, tartışan insanlarla dolu masaların ve yoldan sakince ya da telaşla geçen insanların doldurduğu sokağa bakan penceremden görülen manzaram eşliğinde,
Penceremin tam yanında duran geniş ahşap masamda,
Sıcaklığı ve çıtırtısı ile insana huzur veren şöminemin karşısında,
Kuşların ötüşü eşliğinde ve her zaman arka fonda çalan yumuşak piyano ezgileri ile,
Hikayeler fısıldayan şehrin sesiyle,
Zamanında topladığım, dokuları ve kokuları ile bana bambaşka hayatların anılarını taşıyan antika eşyalarımın arasında,
Sürekli kucağımda uyuyan kedimin huzurlu ve sakin sesi ve sıcaklığında
…
Falan yazmıyorum elbette…
Gerçek mekânımın tasviri, alt başlıklarıyla daha çok şu şekilde:
Manzaram
Hayal ettiklerimi yapabilmek -yani hiçbir zaman kısıtı olmaksızın okumak ve yazmak- için; çalışırken içinde kirada oturduğum güzel manzaralı, 3 katlı, 3+1 odalı, müstakil evimizden çıkıp, istifa etmeden hemen önce 30 yıllık mortgage ile satın almış gibi olduğumuz mahalle arasında, düzayak, 2+1 odalı kendi evimizde ailemle yaşıyor ve bireysel olarak yazmaya çalışıyorum.
Mahallemizin yaş ortalaması tahminen 75 olabilir, bizim ortalamayı düşürme etkimiz ise bunca yaşı kemale ermiş insanlar arasında oldukça zayıf. Haliyle sokağımızda koşturan değil de sakin ve yavaş adımlarla yürüyerek marketten dönen ya da ağır hareketlerle çiçeklerini sulayan insanlar görüyorum. Not düşmemek olmaz: Eski evimizin doğa manzarasına kıyasla; burada her gün şarkı söyleyerek mektuplarımızı dağıtan postacımızın verdiği neşeyi, sabah 09:30 ve akşam 15:30da iki tur her türlü havada bisikletiyle gezmeye giden 86 yaşındaki karşı komşumuzun verdiği umudu,
her konuda yardımımıza yetişen alt komşularımızın paylaştığı dostluğu ve hiç aksatmadan her gün kol kola yürüyüşe çıkan yaşlı çiftimizin romantizmi benim için çok daha değerli…
Yazı Masam
Evimizde birkaç masa var, ancak maalesef hiçbiri bana ait değil. Her birisini uygun saat aralıklarını gözeterek konar göçer şekilde kullanıyorum.
Mesela salonumuzdaki 12 kişilik yemek masasında eşim sabahtan akşama kadar canhıraş iş toplantılarını yaptığından ve akşam da aynı salonda ailecek televizyon izlendiğinden, benim için bu masa hafta sonları herkesin uyuduğu 07:00-10:00 saatleri arasında kullanıma açılıyor.
Bahçemizdeki küçük yazlık kulübemizde başka bir masamız var, ama daha çok mevsimsel ve doğa mücadelesine bağlı bir kullanım alanı sunuyor bana. Çünkü adı üstünde yazlık olarak tasarlanmış bu evi, sonbahar ve kış aylarında soğuktan; bahar ve yaz aylarında ise örümceklerden dolayı pek kullanamıyorum. Örümcek derken sıska olanlardan değil de avucum büyüklüğünde ve iri bacaklılardan bahsediyorum. Yazı yazacağım diye ilaçla falan hayvan öldürmeyi de doğru bulmadığım için, sandalyenin ucuna tüneyip tetikte yazabildiğim kadar yazıyorum işte onlar gelmediğinde.
Gün içerisinde -yani okulların tatil olmadığı zamanlarda- en çok kızımın masasında yazıyorum. Sabah yediği mısır gevreğinden dökülmüş sütü, akşam uğraştığı projesinden akıp yapışmış uhuları ve boyaları temizledikten sonra, kullanıma açılmış olan 2 karışlık alana sığabiliyorum burada. Karşımda dans, müzik ve spor ile ilgili posterler, ayağımın altında kendisinin atmaya bir türlü kıyamadığı kolilere tepilmiş eski oyuncaklar ile; ısrarla cam kenarına taşımak istemediği, duvara doğru bakan bu masa en çok vakit geçirdiğim yerlerin başında geliyor.
Burası haricinde defterimle en çok vakit geçirdiğim bir başka yer ise mutfak tezgâhım. Ocakta yemek karıştırırken, bulaşıkları makinaya kaldırırken ya da bazen sadece burada rahatsız edilmediğim için tezgâhın önünde ayakta dikilerek yazdığım çokça yazım var. Eziyet gelmiyor ama bana, seviyorum burayı. Bir kadeh şarap, şekilsiz kesilmiş ve ekmekliğin üstüne koyup kemirdiğim peynirim eşliğinde bazen yazmak acayip keyifli bile oluyor…
Yazı müziklerim
Masada yazarken genelde Youtube’dan piyano, akustik gitar veya jazz ezgileri tercih ediyorum. Eğer defterimle mutfak tezgahındaysam da Radio Heart’ın enerjik şarkıları ile takılıyorum. Ben yazıyorken, alt kat komşumun bazen şarkı söyleyen bazense yüksek oktavda çocuklarına evin kurallarını anlattığı arka fon sesleri de mevcut. Tabii bir de kuş sesleri… Evimizin tüm camlarından içeri dolan, birbirinden farklı tonlarıyla doğal bir melodi yaratıyorlar onlar da. Mahallemizi ziyaret eden ve hayata dair önemli kararlarımı almamda yardımcı olan tüm kuşlarımıza her gün teşekkür ediyorum.
Antika eşyalarım
Ne antikacılık gibi bir hobim ne de baktıkça bana ilham veren, dekor amacıyla satın aldığım antika eşyalarım yok. Bizim evin her köşesinde zamana yenilerek tamamen kendi imkanlarıyla antika sınıfına terfi etmiş olan eşyalarımız bulunmakta. Ama bunların hepsi; anısı olduğundan ya da kıymetli olduğundan değil, ailecek tembel olduğumuzdan bizimle yaşamak zorunda kalan eşyalar. Çalışmayan printer’ımız, (hiç çalışmıyor değil aslında, bazen geceleri kendi kendine ses çıkarabiliyor, sadece baskı yapamıyor!) charity’lerden vakti zamanında alıp içine ne koyacağımı bilemediğimden orda burda kalmış sepetlerimiz, aslında bitirdiğimiz ama zamanla parçaları kaybolmuş yarım yapılı legolarımız, paketinden açılmadığı halde bir zamanlar beyazken şimdi sarıya dönmüş resim çerçevelerimiz, amaçsızca biriktirilmiş poşetlerde bekleyen şarap mantarlarımız ve bittiği halde bir türlü atılmayan onlarca mumluk gibi emekli eşyalarımız var bizim…
Biz 8 senede tam 7 kez ev değiştirdik (uzun hikaye) ve bu eşyaların hepsini sorgusuz sualsiz tüm taşınmalarımızda koliler içinde oradan oraya taşıdık. O yüzden bizim için belki de kendi geçmişimizi taşıdığından dolayı bizim gerçek antikalarımız olmayı da hak ediyorlar aslında.
Kedimiz
Evet bir kedimiz var. Komşumuzun kedisiyken bir anda bizim eve kaçak mülteci olarak sığınmayı seçip, bizimle yaşamaya başlayan bir kedi. Coco Guinness. Uzun bir öyküsü var Guinness’in, başka bir zaman uzun uzun yazılması gerekiyor tarafımca.
(İsmini Guinness marka biranın birebir aynı rengindeki tüylerinden alıyor. Ama kızım kedimize bira ismiyle seslenmeyi tuhaf bulduğundan ona ilk ismini kendisi koydu. Arada dans eder gibi oynadığında Coco Chanel dediğimiz de oluyor.)
Ama öyle kucağa falan gelmez, zaten biz almadan önce komşumuz sokakta bakıyordu, kendi halinde, özgürlüğüne düşkün, ama aynı zamanda genç yaşına rağmen görmüş geçirmiş gibi bilge bir dişi kedi. Ben klavyede yazmaya başladığım anda bilgisayarımın arkasına girip yatar orda tüm gün. Seviyoruz birbirimizi ve iyi geliyoruz birbirimize, en önemlisi de bu galiba…
**
İnsan hafızası değişik, en olmadık şeyleri dün gibi hatırlıyor da bazen en önemli bazen de en güzel anıları shift+del ile silebiliyor; bulamıyorsun sonra.
Hep bu yazının başında anlattığım gibi ortamlarda yazdığımı düşlerdim ben de geçmişte. Evet, belki onlar da gerçek olur gelecekte bir gün.
Ama bugün, şimdiki zamanın ortasında yaşadığım ve yazdığım mekanları kaleme alıp ölümsüzleştirmek istedim. Hafızam yıllar sonra bir gece ben uyurken silerse, işte buralarda kalıp gezinsin diye…